8 Ocak 2014 Çarşamba

Dünyayı Gezen Plastik Ördek

    Yıllar önce bir bilim dergisinde küçük bir haber olarak duydum bu ördeğin azmini. Habere göre; banyo küvetlerinin olmazsa olmazı sarı şirin plastik ördekleri, dünyayı dolaşıyorlarmış. Bu ördeğin sıra dışı hikayesini anlatmadan önce dünden bugüne plastik ördek hakkında biraz bilgi kirliliği yapmak istiyorum.. Plastik ördeğin geçmişi neredeyse plastiğin icadı kadar eski 19. yüzyılda sert plastik malzemeden ilk kez üretilmeye başlanmış genelde sarı rengi kullanmışlar. Popüler oluşu ise daha yakın bir tarihtedir. Ünlü Susam Sokağının Ernie (Edi) karakteri elinden düşürmediği ördeği ve Jim Henson sarkısı olan Rubber duckie ile yetmişlerde  kısa zamanda fenomene dönüştü.
     Ama asıl şaşırtıcı ilgi 2001 yılında İngiliz gazetesi The Sun haberi ile geldi.İngiltere kraliçesinin banyosunda plastik ördeği olduğunu ve bu bilginin banyoyu tadilat eden bir boyacı tarafından verildiğiydi. Haber kraliyet tarafından yalanlanmamış ve gerçekliği tescil edilmiş. Daha sonrasında birleşik krallığa giren plastik ördek satışında haberden sonra %80 artış olmuştur.
Belkide asırlık çınar Elizabeth görkemli bir unvanın altında küçük bir kız çocuğudur.
  En dikkat çekici plastik ördek etkinliği ise son yıllarda moda olan  rubber duck race ( plastik ördek yarışı) neredeyse tüm dünyada moda oldu. 5 dolar gibi bir ücret vererek bir çekiliş numaralı ördek alıyorsunuz ve binlerce ördek nehre bırakılıyor. İlk önce bitiş çizgisine ulaşan ördek sahibi büyük ödülü kazanıyor. Genelde organizasyon uluslararası yardım derneklerinin yararına yapılıyor ve araştırdığım kadarıyla aileler tarafından çok ilgi görüyor. Bir festival havasında süren yarışlar aynı gün birkaç kez yapılıyor. Benimde ülkemizde görmek istediğim organizasyonlardan biri. Peki bu kadar ilgi gören organizasyonlara ilham kaynağı olan olay ne olabilir diye düşündüm. İşte o zaman dünyayı gezen plastik ördek aklıma geldi..
     Dünyayı gezen plastik ördeğin sıra dışı hikayesi 1992 yılında bir firmanın Çin'den plastik ördek sipariş vermesiyle başlıyor. Honk Kong limanından ayrılan ve plastik ördekleri taşıyan gemi Amerika'ya gitmek için yola çıkıyor. Birkaç gün sonra şiddetli bir fırtınaya yakalanan gemiden denize birkaç adet konteyner düşüyor. İçinde 30.000 plastik ördek bulunan kargoda bunlardan biridir. Binlerce plastik ördek Büyük Okyanusun kuzeyinde yolculuklarına başlar. Olaydan haberdar olan bilim adamları bu fırsatı kaçırmazlar. 
Okyanus akıntılarıyla ilgilenen bilim insanlarından olan Curtis ve James  çok heyecanlıdır. Çünkü okyanus akıntılarıyla ilgili en kapsamlı deney bedavaya ve çok akıllıca şekilde kaza ile başlamıştır. Kazanın üzerinden 9-10 ay geçtikten sonra Alaska kıyılarında ilk gezginler görülmeye başlar. Bu iki bilim adamı yıllarca ördeklerin peşine düşer dünyanın hemen her kıtasında kıyıya vuran plastik ördeklerden haber almaya çalışırlar. Bu ördekleri bulanlara ödül verileceği söylenmiş. Kuzey kutbundan Afrika kıyılarına güney kutbundan Avustralya kıyılarına kadar bütün okyanus kıyılarında görülmüş. Okyanus akıntılarıyla tüm dünyaya yayılmıştır en son 2004 yılında rastlanmış. Bu gezintiyi yapan plastik ördekler, koleksiyoncular tarafından ciddi rakamlara satın alınmışlar. Birçok çocuk hikayesine ve esere ilham kaynağı olmuş. Ama her şeyden önemlisi okyanus akıntıları araştırmalarındaki halen en önemli deneysel çalışma sayılabilir. Dünyayı gezen bu ördek aslında bize çok şey anlatır. 
         Sadece okyanus akıntılarını değil dünyanın ne kadar küçük olduğunu bize uzak ve imkansız gelenin aslında ne kadar yakın olduğunu hatırlatmıştır. 2011 yılında Japonya'da  meydana gelen deprem ve tsunami felaketlerinden sonra nükleer reaktörden sızan radyasyon bizi çok ilgilendirmedi. Plastik bir ördeğin bile dünyayı dolaşabiliyor olması çevre felaketlerinin aslında yerel değil de tamamen küresel sonuçlar vereceğini bize göstermiş. Binlerce kilometre uzaktaki bir kirlilik aslında bizimde geleceğimizi kirletiyor. Uzmanların teorisine göre plastik ördek henüz dünya turunu tamamlamamış olabilir.. Yüzlercesinin okyanus akıntılarında 20 yıldır daireler çizdiğini ve halen okyanusta bir yerlerde olduğu savunuluyor.. Ama kesin olan bir şey varsa oda; bu sevimli ördeklerin bize anlatmaya çalıştıkları gerçektir.

3 Ocak 2014 Cuma

Kelebek Etkisi Olur da, Japon Balığı Etkisi Olmaz mı ?

     Yeni bir kavram oluşsun istiyorum zihinlerde. Adı da Japon balığı etkisi olsun. Dış etkenlerin ve çevrenin insan gelişimini açıklayabilecek en somut örneği olur bence Japon balığı etkisi. Hemen hemen herkes bu sarı turuncu tonlardaki sevimli uysal balıklardan beslemiştir. Küçük bir fanusun içerisinde yıllarca yaşayan neredeyse hiç büyümeyen bir süs balığıdır. Evet kısmen öyledir. Bizi ilgilendiren kısmı ise bu balığın orijini nedir. Bu balık hepimizin bildiği sazan balığından üretilmiş bir türdür. Aslında damarlarında göllerin ve derelerin heybetli sazanının kanı dolaşır. Nereye mi bağlayacağım konuyu ? İşte bağlıyorum. İnsanoğluda aslında Japon balığı gibidir. Küçük kavanozdaki büyümeyen minik sarı balık. Damarlarında daha büyük bir şeylerin kanı vardır ama o küçücüktür.Peki onu küçük yapan nedir? cevap kesinlikle içinde bulunduğu kavanozudur. Kavanozundaki su miktarı bellidir dolaşacağı alan ve harcayacağı efor bellidir.çevresi cam bir bariyerle sarılmış balık birkaç litre suda sadece  4-5 cm boyunda bir süs balığı olarak kalmaya mahkumdur. Biz insanlarda sosyal çevremiz eğer o kavanoz kadar küçükse bizimde alabileceğimiz görgü bilgi ve eğitim o denli kısıtlı olacaktır. Kısıtlı kapasiteye sahip kişilerle sarılmış bir çevrede bizde o Japon balığı gibi birkaç santim boyundaki küçük balık gibi çaresiz ve dışarıda olan büyük şeylerden habersiz ömür geçireceğiz. Peki ya eğer bu balığı kavanozdan çıkarıp bir akvaryuma yada havuza koyarsak? İşte bunu yaptığımızda Japon balığı etkisi fiilen başlar.
Kavanozundan daha geniş bir akvaryuma yada havuza bırakılan balık hızla büyümeye başlayacaktır. daha fazla su daha fazla dolaşacak alan ve daha fazla efor ile neredeyse insan avucuna sığmayacak kadar büyük olacaktır. Aynı etki bizdede geçerli. Dar ve basit çevremizden ve eski takıntılı ve bağnaz düşüncelerimizden sıyrılıp daha etkin bir sosyal çevreye geçtiğimizde yani çevremizi genişlettiğimizde inanılmaz şekilde damarlarımızdaki sazan kanı devreye girip bizi olduğumuzdan daha büyük bir kişiye dönüştürecektir. Daha fazla bilgi sahibi olmak ve daha fazla bilgi sahibi olan arkadaş çevresine sahip olmak bize yeni değerler ve artılar kazandıracak. Her litre su her metre alan bizim büyümemiz için gereken eforu sarfetmemize imkan verecektir. Büyüyen çevremizdeki farklı fikir ve insan davranışları bizi doğru olanın hangisi olduğunu araştırmaya ve düşünmeye itecektir. Peki ya bizi bulunduğumuz havuzdan çıkarıp bir göle atmış olsalardı? İşte Japon balığı etkisinin son aşamasını gerçekleştirmiş olurlardı.Havuzdan göle bırakılan balık kendisi için sonsuz sayılacak çevrede hiçbir sınırlayıcı olmadan kanındaki sazanın gücünü kullanıp neredeyse bir insan boyuna ulaşabilecektir. Peki ya biz ? Japon balığının içindeki atası olan sazanın kanından bahsettim sadece uygun ortamı ve çevreyi bulduğunda açığa çıkan ve devreye giren. Peki insanoğlunda sazan kanına eşdeğer olan şey nedir.. İnsanın damarlarında olan ve sadece daha büyük bir çevre sayesinde çıkabilecek şey nedir? Kesinlikle onun adı başarıdır.. Her insan doğuştan başarıya sahiptir ama sadece ona ulaşabilmesi için uygun çevreye ve fikirlere sahip olabilmeli..Ufkunu ve çevresini doğru fikir ve kişilerle genişletmeli. Aslında unutmamamız gereken gerçek, tek cümleyle özetlenecek ise  " Ancak sahip olduğumuz çevre kadar büyüyebiliriz ve başarılı olabiliriz" olmalıdır.

Herkesten Farklı Olmak.

   Birçok insan farklılığı ile göz doldurmak isterken bir çoğuda farklılığının günahını istemeyerek çeker. Hemen hemen hepimiz lise yıllarından itibaren saçımızla sakalımızla farklı görünebilmek için oynarız. Giyim tarzımızı konuşmamızı değiştiririz. Farklı olmak ,değişik olmak dikkat çekmenin en hızlı ve kolay yoludur. Bazen tek amaç beğenilmek iken bazende tam tersi negatif tepki almak uğruna yalnızca dikkatleri üzerimize toplayıp kendimizi tatmin etmek.Bizler bin bir türlü taklayla dikkat çekebilme yarışındayken, birileri dünyanın bir yerlerinde bulundukları toplumda farklı oldukları için acı çekiyorlar.

   Albino kelimesini hepimiz duymuşuzdur. Genetik bir kusur yüzünden deri altındaki melanin pigmentinin bulunmaması yüzünden  cildin saçların hatta kaşların ve kirpiklerin beyaz olmasıdır. Göz bebekleri pembeye yakın bir renk taşır. Bu genetik kusur neredeyse bütün canlılarda rastlanabilir. Güneşe çok hassas olan albinolar uzun ve direk güneş ışınlarına maruz kalırsa ölümle bile sonuçlanan bir akıbet kendilerini bekler. Bir sitede yazar albinoları anlatırken onları hasta olarak görmediğini evreni yaratan insanın yaratıcısının onlara bir lütufu olduğunu yazmış. Bundan öncede gözleri açık mavi renkli bembeyaz tenli albinosunun tasvirini yapmış.
 Ben onun kadar iyimser olamayacağım ne yazık ki. Belkide ölümle sonlanan bir genetik kusurun estetik olarak ona hoş gelmesi ve bunu tanrının lütufu olarak görmesi onun doğrusu olabilir ama benim için böyle düşünmek bile tanrıyı kızdıracak bir yaklaşım. Hemen aklımı yıllar önce karşılaştığım haberler geldi albinolarla ilgili..

  Kara kıta Afrikada albinolar farklılıklarından dolayı binlerce yıl farklı muameleler görmüşlerdir.. Herkesin siyahi olduğu bir toplumda siyah bir anne babadan olan albino hastası çocuk kabilelerde şanssızlık ve kötülüğü getirdiğine inandığı için dışlanmıştır. Uğursuzluk ve kötü şansla itam edilen bu zavallı çocuklar kimi zaman aileleri tarafından terkedilmiş yada kabileden uzağa sürülmüştür.


  Görünüşlerindeki bu fark bulundukları toplum içerisinde dünyaya geldiklerinde akıbetlerini çoktan belirlemiş ve bu da yetmiyor gibi birde Afrika'nın  onlar için öldürücü güneşine ve yaşam koşullarına direnmek zorunda kalmışlardır. Bir çoğu o kadar şanslı olamayıp toplumsal baskı ve eziyetten bir kısmı da güneşin yarattığı cilt  hastalıklarından ölecektir. Siyah anne babanın utanç kaynağı olarak görülen çocuklar aileleri tarafından Afrika da terk edilir.


Aileleri tarafından toplama merkezlerine bırakılıp terkedilen çocuklar sessiz ölüm denilen güneşin hedefidir.Daha büyük olan çocuklar küçük olanlara ellerinden geldiği kadar bakmaya çalışmaktadır. Tanzanyada Albinolar lanetli muamelesi görürken yine aynı ülkede şans ve sağlık getirdiklerine inanılıyor. fakat bu inanç sadece albinolara şans getirmiyor. Çünkü albinoların el , ayak ve kafa derilerinden Afrikalı  büyücülerin yaptığı iksirlerin zenginlik ve sağlık dağıttığına inanılıyor. Durum böyle olunca kara borsada onbinlerce dolar değerine varan vücut parçaları için saldırıların hedefi oluyorlar. Her yıl onlarcasının parçalanmış cesetleri bulunuyor..Birçok kişi albino uzuvlarından elde edilen iksirlerle ömürlerinin uzadığını yada zengin olacaklarını düşündükleri için  ülkede bir ticaret sektörüne dönüşmüştür. Kolaylıkla saldırıya uğrayıp el ve ayakları kesilenler savunmasız çocuklardır. Sadece bununla kalmayıp AİDS hastalığına iyi geldiğine inanılarak kız erkek demeden tecavüze uğruyorlar.
Aileler bu saldırıları bahane ederek çocuklarını toplama kamplarına bırakıyorlar(terk ediyorlar).Güvenliklerini sağladıklarını iddia eden hükumetleri ise dünyadan soyutlayıp kimseyle görüştürmüyor. Farklılıkları ile doğan bu zavallılar yine farklılıklarıyla ölüme terk ediliyorlar. Uğursuz sayıldıkları için dışlanıyorlar toplum ve aileleri tarafından yalnız bırakılıyorlar. Diğer yandan uğur getirdiklerini düşünenler tarafından ise sakat bırakılıyorlar tecavüze uğruyorlar ve öldürülüyorlar.


 Site yazarı arkadaş bu insanlar tanrının birer lutfu ve torpillisiydi. Sadece sormak istediğim böyle bir lutfu ve güzelliği sadece kendisi görüyor ama acısını ve eziyetini bu torpilliler çekiyor? Peki ya bizler, dikkat çekmek için farklı görünmeye çalışan ve sadece dış görüntümüzle dikkat çekmeye çalışan bizler? Bu yaşananları öğrendiğimizde aslında toplumun bir parçası olmak ve sıradan olmak nasıl büyük bir nimetmiş anladık mı ? farklı görünmenin pozitif yada negatif bir değeri olsa da sonunda hep eksi olduğunu anladık mı? 

Şimdi ben sormak istiyorum. Yaratanın torpillileri aslında kimler ?